BLOG YAZISI

Hepimiz için ‘Zehirsiz Sofralar’

Müge Akgün

-hepimiz-icin-zehirsiz-sofralar
dummy image

Çağımızda tüm canlıların sağlığını etkileyen büyük tehlikelerden biri tarımda pestisit kullanımı. Pestisit, endüstriyel tarımda yetiştirilen ürünü mantar, böcek, yabani ot gibi zararlılardan korumak için kullanılan zehirli kimyasalların genel adı.‘Tarım ilacı’ olarak da adlandırılan pestisitler toprağı, suyu, havayı bunların sonucu olarak da hayvanları ve insanları, zehirliyor.

Pestisitlerin zararlarına dikkati çekmek ve Türkiye’deki pestisit kullanımını azaltmak amacıyla 100 kurum ve inisiyatifin bir araya gelerek oluşturduğu Zehirsiz Sofralar Sivil Toplum Ağı, 23 Kasım’da ‘Tüm Canlılar İçin Zehirsiz Sofralar’ başlıklı bir imza kampanyası başlattı.

Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği ve Avrupa Pestisit Eylem Ağı (PAN Europe) organizasyonuyla yürütülen kampanya Avrupa Birliği tarafından Sivil Toplum Diyaloğu V Programı kapsamında destekleniyor.

Kampanyada Dünya Sağlık Örgütü’nün ‘son derece tehlikeli’, ‘yüksek seviyede tehlikeli’ ve ‘muhtemel kanserojen’ olarak belirlediği ve pestisitlerde kullanılan 13 etken maddenin acilen yasaklanması talep ediliyor. 2017’de Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’nde sunulan bir rapora göre de kimyasal pestisitlerin kullanımı son 40 yıl içerisinde ürün kayıplarında herhangi bir azalma sağlamamış.

SORUN AÇLIK MI?

2019 yılı verilerine göre dünyada halen 820 milyonu aşkın insan, yani yaklaşık dokuz kişiden biri, yeterli beslenemediği için açlıkla boğuşuyor. Bu da bize pestisitler, suni gübreler, hormonlar, hibrit veya genetiği değiştirilmiş tohumlara dayalı endüstriyel tarımın açlığa çözüm olmadığını hatta güvenilir, besleyici ve sağlıklı gıdaya erişimi daha da zorlaştırdığını gösteriyor.

Tarım ve Orman Bakanlığı verileri de pestisit kullanımının, iddia edilen verimliliği sağlamaktan çok uzak olduğunu kanıtlıyor. 2014 -2018 yılları arasında Türkiye’de tarım alanlarında yüzde 3 düşüş olmasına rağmen aynı dönemde pestisit kullanımı yüzde 51 artmış.

Pek çok zararlı, zamanla pestisitlere direnç kazandığı için her yıl daha fazla ve daha etkili türleri kullanılıyor. Bunlar da faydalı böcekleri, mikroorganizmaları ve tozlaştırıcıları yok ederek doğanın dengesini alt üst ediyor.

ÇÖZÜM DOĞA DOSTU TARIM

Uluslararası Organik Tarım Vakfı’na göre, agroekoloji adı verilen doğa dostu tarım yöntemleri ise hava, toprak, yüzey suyu ve yeraltı suyu kalitesini iyileştiriyor.

Birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de doğa dostu geleneksel tarıma dönen ya da organik üretime geçen çiftçilerin sayısı her geçen gün artıyor. Araştırmalar, agroekolojinin tüm dünya nüfusunu besleyebileceğini ve yeterli besin değerini sağlayabileceğini gösteriyor.

Acil çözüm gerektiren bu konuyu sadece kampanya süresince değil hep gündemde tutmalıyız. Üreticiler, tüketiciler, ilgili devlet kurumları ve sivil toplum iş birliği içinde olmalı. Söz konusu olan tüm canlıların sağlığı ve dünyanın geleceği…

En önemli marka İstanbul

20. yılını kutlayan MARKA Konferansı bu kez ana temasını ‘İstanbul’ olarak belirlemiş. Çok isabetli bir karar olduğunu düşünüyorum. MARKA Konferansının kurucusu Ayşegül Yürekli Şengör’ün söylediği gibi İstanbul, dünyanın en değerli markalarından biri olmak için müthiş bir potansiyel barındırıyor.

Şengör, “Bu potansiyeli dünyaya olduğu kadar şehrin insanı ve karar vericilerine hissettirmek, hatırlatmak istiyoruz. Şehrine aşık ve İstanbullu olduğu için mutluluk, gurur duyanlardan çok, İstanbul’da yaşadığı için yakınanları görüyoruz. Önce bu bakış açısını değiştirmek ve İstanbulluları İstanbul markasıyla barıştırmak gerekir. Gerçek anlamda onun kıymetini anlamak, yüzyıllardır süre gelen değerini bilerek, hissederek bu markaya sahip çıkmak sorumluluğumuzdur” diyor.

İstanbul, kültür-sanat, dijital dönüşüm ve plastik atıklar olmak üzere üç alt tema ile işleniyor. İKSV, TÜSİAD ve Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) ile de proje ortaklığı yapılıyor. Bu yıl 18-19 Aralık’ta Yapı Kredi World Ana sponsorluğunda Çırağan Sarayı’nda gerçekleşecek konferansın konukları da birbirinden etkili ve mesleklerinin doruğunda kikişiler.

Çağdaş sanatın önde gelen isimlerinden Halil Altındere, Fas asıllı Fransız caz şarkıcı Hindi Zahra, Pakistanlı aktivist yazar Fatima Bhutto, MoMA’nın direktörü Glenn D. Lowry, besteci, yorumcu ve yazar Zülfü Livaneli, Fransız tasarımcı Ora Ito, yazar Kenize Mourad ve Sakıp Sabancı Müzesi’nin müdürü Nazan Ölçer. Ünlü müzisyen Yalın da 20. yıla özel sözleri de kendisine ait bir İstanbul şarkısı bestelemiş.

Fatih Tutak ve TURK

Fatih Tutak’la dört yıl kadar önce Kapadokya’da konuk şef olarak geldiği bir etkinlikte tanışmıştım. Sonra Bangkok’taki restoranı The House on Sathorn’a gittim. Enerjisine, mutfakta çalışırken konsantrasyonuna, yaratıcı olduğu kadar lezzetli yemeklerine hayran oldum. Fatih’in şeflik serüvenini de farklı yazılarımda uzun uzun yazdım. 20 yaşında koyduğu hedeflere başarıya odaklı vizyonu sayesinde 15 yılda ulaştı.

Şefliğini üstlendiği restoran ‘Asya’nın En İyi 50 Restoranı’ listesine girdi. Ardından da sıra hayallerinin önemli bir bölümünü oluşturan İstanbul’a bir restoran açmaya geldi. Bunun için neredeyse son bir yıldır uğraşıyordu. Kendi gibi vizyoner yatırımcı bir ortakla yola koyuldu. Ve ortaya geçen Cuma kapılarını açan TURK çıktı. Restorana geçmişten bugüne kullanılan mutfak araç ve gereçlerinden yapılmış objeler arasından geçerek giriyorsunuz. Mekânın minimalist İskandinav tarzı dekorasyonu da çok zarif.

TURK’un açılışı da bir o kadar iddialıydı. Tutak, dünyanın en iyi restoranlarından Mugaritz’in sahibi ve şefi Andoni Luis Aduriz ile birlikte mutfağa girdi. İmza yemeklerinden oluşan ortak menü yaptılar. Aduriz’in çürük elması, Tutak’ın yeni buluşu mantar tarhanası, kar formatında sunduğu cennet hurması tatlısı, şeflerin felsefesini anlatan tam birer yaratıcılık örneğiydi.

Yemeğin en ilginç ve hoş yanı ise Aduriz’in hazırladığı buz küresi üstünde sunduğu istiridyeyi öperek koklayarak, bir cins kaymaklı çilek pestilini de elimizle yememizi söylemesi, elle yerken insanın yemeğin lezzetini daha iyi anlayacağını, duyuları daha çok harekete geçeceğini anlatmasıydı.

Çocukluğumuzda özellikle dışarıda elle yemenin ayıp olduğu söylenerek büyütüldük ama bazı yemekleri elle yemenin tadı başkadır, en azından benim için.

Fatih, köklerimizden beslenen yeni hikayeler peşinde ama ana yemek olarak sunduğu 50 gün dinlendirilmiş sığır kaburga yanında bademli ve fıstıklı iç pilavın tadı da hala damağımda. Bu açılışa özel iki kişilik bir şovdu, detaylı değerlendirmemi ana menüyü deneyimledikten sonra yazacağım…

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK RESTORAN LİSTELERİ